Makale Tavsiyesi: Anayasa m.66/1 Hükmünde Yer Alan Türk Tanımı Üzerine Bir Değerlendirme

Etiketler

, , , , , , ,

İstanbul Barosu Dergisi (Kasım – Aralık 2012 Cilt: 86 Sayı 2012/6 ISSN 1304 – 737X )’nde yayınlanan “Anayasa m.66/1 Hükmünde Yer Alan Türk Tanımı Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı Prof. Dr. Sibel Özel’in makalesini mutlaka okumanızı tavsiye ederim…

MNomer

Katı Olan Herşey Buharlaşıyor… All That is Solid Melts Into Air

Uzun bir aradan sonra tezimi teslim etmiş olmanın da verdiği rahatlıkla bloga yazı yazabilecek zaman bulabildim. Sizlere son dönemde okuduğum ve çok hoşuma giden bir kitap önermek istiyorum. Devlet Kuramı dersinde öğrencilerimize de önerdiğimiz Marshall Berman’ın ¨Katı Olan Herşey Buharlaşıyor¨ kitabınını modernite üzerine sağlam bir eser okumak isteyen herkese tavsiye ederim. İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan eser 15. basısını çoktan yapmış.

MNomer

Fransızlar – Kızılderililer ve Egemenlik

Tez çalışmalarım esnasında rastladığım ve çok ilginç bulduğum bir bilgiyi alıntılamak istiyorum. Egemenlik kavramını dünyevileştirerek ilk kez pratiğe sunanların Fransızlar olduğu söylevine karşın.  Eserdeki iddia şöyle:

¨27 Temmuz 1787 günü Anayasa kurultayının redaksiyon komitesi Kızılderili Kraliçesi Tavernası’nda Anayasa kurultayına sunulacak bir tasarı üzerinde uzlaşmak üzere toplanmışlardır. Komisyon Başkanı Güney Karolayna delegesi John Rutledge toplantıyı Iroquois Konfederasyonu’nun kuruluşunu anlatan bir Iroquois destanını yüksek sesle okuyarak açtı: `Bütün iktidarın kaynağı olan `biz` yani halk.` Bu kavramın Avrupa kökenleri de olsa eski dünyanın hiçbir yerinde uygulaması yoktu. Diğer yandan Amerikan Anayasa yapcıların komşuları olan Kızılderililer yıllardır bu kavramın uygulandığı bir Anayasa altında yaşamaktaydılar ve bunun da 1787′nin sıcak yazında Philedelphia’da toplanan delegeler üzerinde bir etkisi olmuştur.` (Genovese, Michael A. 2007, 5.)

Şaban Tanıyıcı – Birol Akgün, Amerikan Başkanlığı Cumhuriyetten İmparatorluğua, Orion Kitabevi, 2008, s. 41.

MNomer

Kadir Has Üniversitesi Anayasa Hukuku Konferansı’nda Tuttuğum Notlar

Program 10 dakika gecikmeli olarak başladı, salon gayet güzel, ses düzeni ve sıcaklık önemli bir konferansın dinlenmesi için ideal düzeydeydi… Konukların her türlü ihtiyaçlarına cevap vermek üzere Kadir Has Üniversitesi akademisyenleri son derece özverili olarak çalıştılar ve çok faydalı, problemsiz bir toplantı oldu… Tek aksilik Prof. Dr. Oktay Uygun’un yurt dışında olması nedeniyle konferansa katılamamasıydı… Dinleyiciler Uygun’un tebliğinden mahrum kaldılar…

Toplantıda tuttuğum notlar:

Kadir Has Üniversitesi Kamu Hukuku Bölüm Başkanı

Prof.  Dr. Mehmet Akad,

1876’dan bu yana bir anayasa geleneği ortada, ardından cumhuriyet geleneği 21 – 24 Ayasaları, 61 Ayayasası 71 değişiklikleri 82 Ayasası ve değişiklikleri… Bu dönemlere ve yapılan değişikliklere baktığımızda, Prof. Mümtaz Soysal’a atfen bunu söylüyorum: Hep önceki anayasalara tepki niteliğinde anayasalar söz konusu. Oysa gelecek kuşaklara ışık tutacak ve gelecek kuşakları kucaklayacak Anayasaların eksikliği hissediliyor.

Pekiyi sorularımız şunlar o halde: Hangi anayasa? Hangi usulle? Yol haritası nasıl? Nasıl yapılmalı? Ne yapmalı?

Karadeniz Teknik Üniversitesi

İktisadi İdari Bilimler Dekanı

Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez,

Anayasa yapma iktidarı normal iktidardan farklıdır. (Siyasi iktidar – kurucu iktidar) siyasi iktidar anayasanın belirlemiş olduğu hukuki çerçeve içinde yetkiler kullanır. Yetki ve sınırlar anayasada tayin edilmiştir. Kurucu iktidar ise bu yapıyı formüle eden üst hukuk kurallarını koyan, hiçbir hukuk kuralıyla bağlı kalmayan iktidardır. Hiç bir hukuk kuralıyla izah edilemeyecek olan bir iktidardır, güç sahibidir bu güç kurucu bir güçtür. Sistemi sıfırdan kurabilecek olan iktidardır. Asli( Anayasa yaparken hiç bir kurala bağlı kalmayan bugünkü iktidar modelidir.) Tali(Anayasa değişiklikleri yapan iktidardır.)

Asli kurucu iktidar (Bundan sonra yazımızda AKİ olarak geçecektir) yetkisi kimindir? Türkiye’de önceki anayasalara bakarsak farklı şekilde ortaya çıktığı görülür. Şu şekilde gelebilir bu şekilde gelemez gibi ifadeler yanlıştır, çünkü asli kurucu iktidar gelir ve anayasasını kabul ettirir. ¨Bunu yapamazsın¨ denilemez. Fiili durumun hukukileşmesidir. Darbelerle birlikte AKİ karşımıza çıkıyor fakat 24 Anayasası gibi farklı şekillerde de AKİ karşımıza çıkabilir. Savaşı kaybettiği için Almanya, Japonya gibi galip devletler komutasında AKİ karşımıza çıkabilir. Peki sadece olağanüstü dönemlerde mi karşımıza çıkar? Hayır, normal dönemlerde de karşımıza çıkabilir. Şuan Meclis normal zamanda AKİ olarak Anayasa hazırlamaktadır.

Osmanlı döneminde 1876’da Padişah AKİ’dir. Taslak metni hazırlatmıştır ve son şekli kendisi vermiştir. 21 Anayasası olağanüstü dönemde yapılmıştır, kuvvetler birliği vardır ve temel hak ve özgürlükler (yazımızda bundan sonra THÖ olarak kısaltılacaktır) düzenlenmemiştir. Büyük Millet Meclisi kendisi yapmıştır. 24 Anayasası’nı TBMM yapmıştır, eksikliklerine ragmen, en uzun süre işleyen Anayasamızdır. Çoğunlukçu yapı yoktur, tek parti egemenliği söz konusudur. Kendi belirlemiş olduğu kararlar doğrultusunda 24 Anayasası yapılmıştır. Referanduma sunulmamıştır.

61 – 82 AKİ’ları darbecilerdir.(darbe yönetimi devirmektir, çoğunlukla elinde silahlı olanlar bu işte başarılı olurlar) 60 sonrası Anayasa yapım sürecinde, askerler Anayasa yapımını hukuk işi olarak düşündükleri için hukukçu akademisyenlere yaptırma girişiminde bulundular fakat taslak metin beğenilmediği için Kurucu Meclis oluşturuldu bir kanadına da kendileri yerleşti. Darbeci ekibin Anayasa yapması AKİ ile izah edilebilir fakat AKİ olduğu için kabul edilebilir. Fakat başarısız olsalardı belki de olmayacaktı. Bu tarz AKİ zihniyeti bizim adeta kanımıza işledi. 80’de yine aynı şekilde darbe sonucu Anayasa yapıldı referendumda %91 kabul ile Anayasa kabul edildi. Türkiye’de basılmış anayasa hukuku kitaplarında ¨AKİ olağanüstü dönemlerde ortaya çıkar¨ ifadesi söz konusudur geneld, oysa ¨AKİ millettir¨ ifadesi söz konusu değildir. 2008 yılında Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde yaptığı AKİ tanımlaması vardır (AKİ hukuk boşluğunda ortaya çıkar, kararın biraz daha altında ise zoraki yaptığı açıklama ¨AKİ halktır¨ ifadesi yer alır.) 60’tan bu yana genetik kodlarımıza işlemiş olan darbeciler ¨AKİ olabilir anayasa yapabilir¨ düşüncesi yanlıştır.

Türkiye’de Anayasalar yukarıdan aşağıya yapılmıştır,  hiç bir Anayasada alttan yukarı hareket söz konusu olmamıştır. Bu Osmanlı-Türk Anayasalarının hepsinde böyledir. 21-24’te halk vardır, 24’te tek parti sorunu mevcuttur 21’de ise genel oyla seçilmemiş milletvekilleri vardır, bu şekliyle eleştirilebilir. Bugün gelinen noktada ilk defa halk doğrudan seçtiği temsilciler aracılığıyla Anayasa yapma işine girişmiştir. Türkiye’de devlet iktidarı sınırlandırılması, hakların sahiplenilmesi vs. süreçleri yaşanmamıştır.

Bugün Meclis AKİ olarak Anayasa yapabilir mi? Bu Meclis halkın oyuyla göreve gelen bir parlamentodur, kanun yapma, Anayasa değişikliği yapma gibi yetkileri vardır fakat sıfırdan Anayasa yapma yetkisi var mıdır? Anayasa hukuku içerisinde bir görüş farklılığı var, çoğunluk hali hazırdaki Meclisin anayasa yapabileceği düşüncesindeyken diğerleri ise AKİ ancak hukuk boşluğunda doğar vs. diyorlar. AKİ siyasi bir kavramdır, hukuki kavram değildir, güçle alakalıdır. Hukuki olsa darbeciler AKİ’yi ele geçiremezlerdi, siyasi kavramlara hukuki anlam yüklediğinizde çok büyük sıkıntı çıkar. TBMM, 21’den sonra Anayasa’da yaptığı değişikliklerle Cumhuriyet’i ilan etmiştir. 24 Ay sıfırdan yapmıştır, 21’deki Meclis hiç bugünlü gibi bir eleştiriyle karşılaşmamıştır. Halkın %75’i yeni bir anayasa istiyor. Partiler seçime giderken Anayasa değiştireceklerini söyleyerek giriştiler seçimlere. Bu nedenle Meclis Anayasayı yapabilir. Meclis kendi belirleyeceği kurallarla Anayasa yapabilir. Eski Anayasa kurallarını kabul etmek zorunda değildir, çünkü AKİ’ın hukukla izahı yoktur. Meclisin çoğunluğun fikrine uyması daha iyi olacaktır fakat uyup uymamakta serbesttir. Eğer bu Meclis Anayasası yapamazsa o zaman soruyorum mesela Anayasanın 2. maddesi veya  başlangıç bölümü vs. nasıl değiştirilecek? Eğer demokrasiden bahsedeceksek AKİ halktadır, Anayasa yapar beğenmezse başka bir Anayasa yapar. Yetki sürekli olarak halkta olmalıdır. Sürekli egemenliğin sahibi halktır bu nedenle AKİ’dir. Bir parti tek başına bu süreci bloke edebilir mi? Uzlaşma komisyonu kendi içinde aldığı kararlara bakılacak olursa, bütün konularda görüş birliği ile hareket edecekleri söz konusudur. Bu ise zayıflıktır, çünkü görüş birliği ile hareketle, vatandaşlık vs. sorunlu konularda anayasa metni çıkarılamaz, bu süreç sekteye uğrayabilir.

Osmanlı- Cumh tarihinde ilk defa aşağıdan yukarı hareketle bir uygulama başlamıştır. Tüm partiler bu sürece girmiştir. Bu süreç bir fırsata dönüştürülmelidir. Hepimize önemli görevler düşmektedir. Bu uygulamaya karşı çıkanları uyarmalıyız. Bir sene içerisinde yapılsa da çok problem değil, 90’lardan bu yana zaten halkın, sivil toplum örgütlerinin vs. Anayasa hususunda çalışmaları vardır. 82 Anayasası ile zaten yürürlüğe girdiği tarihten bu yana çatışmalıyız. Henüz işin başındayız Mayıs’tan sorna taslak metin oluşturulmaya çalışılacak sonra kamu oyuna sunulacak eğer taslak metin oluşturulabilirse umudumuzu korumaya devam edelim eğer görüş birliği olmaz ise ve süreç sekteye uğrarsa sonuç olarak talep olduğu sürece bu Meclis olmasa da başka bir meclis yine yeni Anayasa yapmayı deneyecektir. Hukuk düzeni bu eksiklikleri kırıp geçemiyor!

Okan Üniversitesi

Hukuk Fakültesi Dekanı

Prof. Dr. Mustafa Koçak

Evrende değişmeyen tek şey değişimdir. (Herakleitos) Değişimin bu kadar çok olduğu dönemde beton döküp ¨bazı maddelere dokunamazsınız¨ diyorsunuz. Kenarından dolaş, yanından geç diyorsunuz… Pekiyi, değişmez maddeler yalnızca bizde mi var? Değişmez maddeler farklı ülkelerde de var. Bizdekiler hangileri? 1924 Anayasası ¨Cumhuriyet¨ değişmezlik hükmü, 61 Anayasasını yapanlar da 24 AKİ’sine saygılı olarak (acaba değiştirilemez olmasa değiştirecek miydik ki sanki?) 9. maddede değiştirilmezlik düzenlendi, 70 yılında Anayasa Mahkemesi kararı her ne kadar 9. madde değiştirilemez diyor ise de, ¨ Cumhuriyetin nitelikleri var bu nitelikler de değiştirilemezliğe dahildir¨, demister. Anayasa Mahkemesi kurulmuş güç olarak ancak Anayasa’dan alınan yetkileri kullanabilir, fakat burada yetkilerini aşarak Anayasa koyucu gibi davranmıştır. 71 – 73 değişiklikleri ile (1488sk.) 61 Ay. değiştirildi, AY değişikliklerinin de Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya uygunluk denetimi hükmü yokken, 71 değişiklikleri ile düzenlemede Anayasa değişikliklerini denetleyebilirsin ancak şeklinin sınırı usüldür dendi. Anayasa Mahkemesi durmadı yoluna devam etti, kararlarında yeniden sanki hiç anayasa değişikliği yapılmamış gibi esasa da girerek iptal yaptı. İçeriği bakımından 9. madde biçime ilişkin bulunan 2 yönlü bir kuralı oluşturuyor, değişmezlik kuralı ve teklif yasağıdır… Bu nedenle değiştirilemezlik incelemiyorums, teklif edebilir misin? edemez misin? Ona bakıyorum bu nedenle iptal ediyorum çünkü usulidir¨ dedi. Fakat teklif edilebilirliğe bakmak için içeriğe girmek gerekir! 80 darbesi ve 82 Anyasası geldi… Anayasa koyucu entresan birşey yaptı. Aayasanın 1. , 2. , 3. maddesini değiştirilemez madde olarak belirledi ve 4. maddeyi koruma maddesi olarak koydu. Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliklerine ilişkin incelemesini çok sınırlı tuttu, şekle ilişkin inceleme yaparsın onu da sınırlıyorum teklif ve oylamaya bakacaksın, ivedilikle görüşülmüş mü görüşülmemiş mi? Yetki alanın budur dedi. Anayasa Mahkemesi buna uzunca süre uydu. Verdikleri kararda ¨AY 148. maddesine göre şekil denetimi teklif ve oylama çoğunluğu, ivedilik açısından denetimi söz konusudur dedi ve karışmadı. Ta ki 2008’de 10 ve 42. maddelerdeki incelemeye kadar. 4. maddeyi de değiştirilmezlik maddesi haline getiriği gibi, dedi ki Anayasa’nın herhangi bir maddesinde tali kurucu iktidar değişiklik yaparsa bu değişiklik eğer AKİ’nin değiştirilmez diye belirlediği hususlarda bir değişiklik meydana getirirse bu dolaylı değişikliği dahi değiştirilemezlik olarak düşünürüm ve kararımı o şekilde veririm. O halde Anayasa’nın değiştirilmez madde sayıyı 177’dir derim ben. Çünkü değişikliğin ne olacağı belli olmadığı için her maddeye koruma gelebilir. Öven ve karşı çıkanlar oldu fakat asıl olay siyasetin yargı üzerinden yapılmasıydı. 90-91-92’de farklı görüşü savunan bazı hocalar o tarihten itibaren görüşlerini açıkça değiştirdiklerini söylemeseler de, fikirlerini değiştirdiler. Peki değiştirilmez maddeler neden olur? Önümüzde kötü örnekler var Weimar Anayasası 1919 tarihli, bu anayasa kendi belirlediği usule uygun şekilde 1933 tarihli ve 34 tarihli değişikliklerle Weimar Anayasasını toptan değiştirmiş oldu ve bambaşka bir Weimar Anayasası ortaya çıktı. Herhalde buna tepki olarak 49 Anayasaası yapılırken Almanlar tarafından 79. maddenin 3. fıkrasına değiştirilemez maddesi koydular. Almanya ve Türkiye’nin farkı şu, Federal Anayasa Mahkemesi anayasa değişikleri açısından o kadar hassas davrandı ki, Anayasa değişiklikleri hakkında iptal kararı vermedi.

Türkiye’de yeni Anayasa yapılıyor, değiştirilmez dokunulmaz maddeleri ne olacak? 150 yıllık serüven Türkiye’yi farklı bir boyuta getirdi. Anayasalar 3-5 kişinin yazdığı metinlerden çok toplumun ve düzenin getirdiği zorunluluklar neticesinde şekillenir. Elbette laiklik olacak elbette insan hakları olacak…

Türkiye’de biz AKİ’yi normal hukuk düzeninin kesintiye uğradığı dönemlerde ortaya çıktığı şekli öğretildi… Türkiye’de mutlaka sistem değişikliği, savaş, darbe vs. beklenmesi lazım AKİ için, böyle bir algıyla yetiştik. Oraya sıkıştık kaldık. Çağdaş yazarlara bakalım Antonio Negri, ¨ Egemenliğin, yaşayan bireylere ait olduğunu savunuyor, egemenlik her an aktiftir ve egemen halkı bağlayan hiç bir hukuki sınır yoktur.¨ Anayasada değişmez maddeler var, bugünün insanlarına diyorsunuz ki bu maddelere dokunamazsınız. Bu insanlar sormaz mı? Egemen ben miyim? Yoksa bu kuralları koyanlar mı? Egemen zaten kendi üstünde güç kabul etmez ki? Değiştirilmez maddeleri kabul ettiğiniz de egemenliğin üstünde güç tanıyorsunuz. Şöyle ihtimali düşünün, AKİ geldi darbeyle, dedi ki benim görev sürem ebedidir, ve bu değiştirilemez, demokratik yollarla gelen demokratik parlamento bunu değiştiremeyecek mi? Demokratik yollarla yeni Anayasa yapamayacak mı? De facto iktidardan de jure iktidar haline gelmiş iktidarı mı kabul edecekler? Artık 21.yy’da Anayasacılığı uzman Anayasacıların, siyaset bilimcilerin bir araya geldikleri ve halk için onların iyiliği için yeni Anayasa yapılan dönem tarihte kaldı, şimdi AY yapılırken toplumun her kısmı her katmanı isteğini açık seçik ortaya koymalı, dünya bu noktaya gidiyor ve Türkiye’de uygulanan sistemde bu şekilde.  Bu sürecin arkasında durmak gerekir? Neden? Aksi şudur… O zaman Türkiye’de normal, demokratik yollarla gelen iktidarlar yeni Anayasa yapamaz demektir, o halde darbelerle askerler mi yapacak Anayasaları?

Şuanda bir yol haritası var TBMM web sayfasında, şuana kadar bana göre aksayan hiç bir şey yok. Nisan sonuna kadar herkes dinlenecek, Mayıstan itibaren de taslak yazılmaya başlanacak, bu sürece konumumuz her neyse destek vermeliyiz. Yeni bir Anayasa yapabilmek için olağan hukuk düzeninde bir kırılma olması gerekmemelidir, bunu teşfik etmemeliyiz. Bugün pek çok ülke askeri darbelerden sonra yeni Anayasalar yaptılar, biz çok geciktik belki 92’de değişmeliydi, ben bu yeni Anayasa’nın da ülke için hayırlı olmasını diliyorum.

Turgut Tarhanlı,

Yenilik vasfı yalnızca biçimsel yenilik anlamına gelmiyor, yeni zihniyetin tezahür etmesi anlamına geliyor. Sonuca odaklanmış bir anayasadan çok süreci ön planda tutan yaklaşım daha önemlidir. Sonuç anayasacılığı değil süreç anayasacılığı parametresi tartışılmalıdır. Hukukun ve anayasa hazırlanış sürecinin araçsallaştırılmaması gerekir. Diğer husus anayasa değişikliğinin taraf perspektifinden faydacı bir amaçla değerlendirilmemesidir. Anayasa hazırlığı ne demektir? Bir anayasa yapmakla ne yapmış oluyoruz? İnsan hakları perspektifinden anayasa hazırlığı, o ülkede yaşayan kişilerin tahayyüllerinin hukuki anlamda tecelli ettiği bir çabayı ortaya koymaktadır. İçsel anlamda self-determination, kendi geleceğinin tayini olarak ifade edilebilir. Bunu ülkenin biçiminin değiştirilmesi olarak görmüyorum. 70’li yıllardan bu yana kadar bu terminoloji uluslararası hukukta var. Kendi geleceğini tayin meselesi önemli bi mesele. Anayasa hazırlık sürecinin böyle önemli bir sonuca yönelebilmesi gerekir. Belli hak ve özgürlükleri ortaya koyarak süreci yaşamamız gerekir. Ancak böyle değer taşır. İlk parametre insan odaklı anayasa şeklinde ifade edilebilir. Böyle bir vurgunun var olduğunu görüyorum. Bu bir iyi niyet beyanı olabilir fakat bunun hukuken güçlendirilmesi ve gerçekten nasıl şeklillendirileceğini sormamız gerekir… İnsan odaklı Anayasa olduğu vurgusu mutlaka eğer konulacaksa başlangıç metnine konmalıdır. Bu irade açıkça net şekilde ortaya konulmalıdır. Bugünkü Anayasanın başlangıç metninden tamamen farklı olması gereği insan odaklı olması itibariyle ortadadır. Başlangıç metnini süregelen çatışmalardan dolayı da önemli bir araç olarak görüyorum. Başlangıçta yer verilecek insanı gören bir ifade, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumlarda çatışmadan uzak, kavrayıcı, kuşatıcı bir uygulamaya ışık tutabilir. Devletin şekliyle başlamayan, insanla başlayan bir anayasa bize böyle bir ışık tutabilir. Değiştirilmez maddelerle ilgili görüşümü sorarsanız, hak ve özgürlükler ile ilgili standartların uluslararası standartların altına düşürülememesi gibi bir değişmezlik maddesi önerilebilir. 60’da dahi değişmez madde olmaması önerisi gündeme getirildi. Bu nedenle 82 Anayasasısından kopuşu tartışırken, değişmez maddeler de önemli bir kısmı oluşturur.

Hak ve özgürlükleri koruma mantığı ne demektir? İnsan hakları hukuku açısından, biricik bir kavram vardır. Onu korumak ve nasıl gerçekleştirildiğini izlemek zorundayız. II. Dünya Savaşı öncesi döneme göre çok farklılaştırılmıştır, nedir bu koruma mekanizması? Güçlendirme parametresidir. Hak ve özgürlükler neden tanınır? İnsanların asimetrik konumlarının hak ve özgürlüklerden faydalanmasında çıkabilecek problemleri eşitsizlikleri engellemek için. Eskinin doğal hukuk bakışıyla, herkes hür doğar hür yaşar dersiniz. Fakat bunun bir anlamı yoktur. Çünkü bunu sağlamak için nasıl bir tedbir aldığınızı söylemek zorundasınız aksi halde bu safsatadır. Herkesin hür doğması ve yaşamasını isteniyorsa, başta anayasa olmak üzere hukuk bunu nasıl sağlıyora cevap verebilmeliyiz. Bunun cevapları 50 senedir kademe kademe ortaya konmaktadır. Ciddi bir literatür vardır. Siyasi haklar, ekonomik haklar, kültürel haklar, sosyal haklar, dayanışma ve grup hakları (3. kuşak olarak da tanımlayanlar var) Bunların neler olduğu uluslararası standartlarda bellidir. Türkiye Anayasası bu gözeneklerden geçebilecek bir AY olmalıdır, aksi halde uluslararası standartlar açısından elverişsiz bir durum olduğu söylenebilir. Kültürel haklar bugünlerde tartışmalı, özellikle Soğuk Savaş döneminde de bu önemli bir rol oynamaktaydı. Bu yalnızca etnik kimlik değil, cinsel kimlik, engellilik, yaşlılık, çocukluk, vatandaşlık, yabancılık vs. Bu yeni Anayasa hazırlanırken ilk kez tartışılacak, toplumsal anlamda bir işbirliğini ortaya koyma açısından önem taşıyor. 82 Anayasası’nda haklar rejimiyle ilgili çok arızalar var, kendilerine özgü sınırlandırma formülleri var, hiç sınırlandırılamayacak mutlak haklar var. Uluslararası standartı göz önünde tutan bir anlayış işin kalkış noktasını oluşturmalıdır. Olağanüstü hal(yazımızda OHAL olarak kısaltılacaktır) rejimlerine ihtiyaç var mıdır? Bu tartışılabilir. 15. maddede zikredilen hak ve özgürlüklerin kısmen ya da tamamen durdurulduğu OHAL’lerde hangi hak ve özgürlüklerin bunun dahilinde olduğu ortaya konmalıdır. OHAL döneminde ihlal iddialarının nasıl ortaya çıktığı sorgulanmalıdır. Yaşam hakkı – işkence yasağı vs. OHAL rejimi bünyesinde de uluslararası standartları açısından Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi açısından hangi hak ve özgürlüklerin korunması gerektiği açıkça zikredilmelidir. Azınlıklar hukuku meselesi de söz konusu olmalıdır. Lozan ile zaten bu taahhüd ilk defa ortaya kondu. Anayasada da böyle bir ifadenin bulunması Türkiye’nin elini kuvvetlendirebilir.

Yabancılar ve vatandaş arasındaki meseleler, yabancılar hukuku minimum standartları ortaya koyar. Yani yabancı ve vatandaşların minimumda sahip olacağı eşit hakları ortaya koymak zorundadır. Türkiye’de yaşayan binlerce yabancı var sürekli olarak çoğunlukla emekliler vs… Çoğunlukla güneşli yerlerde yaşamak istiyorlar ve Türkiye’ye teveccühleri var, bu kişilerin ibadet, cenaze, kamu yönetimi vs. açısından sağlamalıdır. Çağdaş bir Türkiye Anayasası açısından dikkate alınması gereken bir husustur. Azınlık meseleei açısından Kürt sorununa değinmedim çünkü bu bir azınlık sorunu değildir. Hak ve özgürlükler bakımından uluslarası standartlara uygun bir hak ve özgürlük rejimini kabul edebiliriz fakat çatışma normu dediğimiz, ulusal normal uluslararası norm çakışması halinde durumu çözen bir norma ihtiyaç vardır. 90. maddede hüküm bunu bir nebze çözdü fakat tam olarak uygulanması ile ilgili nasıl bir mekanizma oluşturulması gereği müpemdir. Bu yasamaya da bir sorumluluk bir yük getirir, yasamanın ittifakla kabul etmiş olduğu bir kanun bile aynı konuda düzenlenmiş farklı getirileri olan ua kanunun uygulanması söz konusudur. Bu nedenle belki insan hakları komisyonunun ön denetim mekanizmasını sahiplenmesi söz konusu olabilir ya da Anayasa Mahkesmesi bu yetki ile donatılabilir. Malesef 90. madde devletin kurumları tarafından çok da nazarı itibare alınmıyor. Makro davalar ya da olaylarda yargı bu hükümden yararlanmadı, aynı durum yürütme ve idare bakımından da geçerli.

Hak ve özgürlükler açısından önem taşıyan başka bir mesele, başlangıç gibi mimarilerin aksine, hak ve özgürlükler ve anayasal kurumlar yani devletin teşkilatlanmasından oluşur. Devletin işleyişi açısından da hak ve özgürlüklere riayet eden bir biçimde ortaya konması lazım. Özellikle 82 Anayasası ile karşılaştırma ve 82 ruhundan bir kopma ortaya konacaksa, yürütme ve idarenin asimetrik üstünlüğünün demokrasi de checks and balances ile tanımlanabilmesi lazım. Denge denetim mekanizmalarına yer verilmelidir. Yargı bugünkü 138. maddeye baktığımızda bağımsızlık önemli bir unsurdur uluslararası standartlara bir kapı açılabilmesi açısından hukuka uygun karar verme yükümlülüğü bu standartlara kapı açılmasını sağlar.

60’lı yılların Türkiye’sini anlamak mümkün 80’lerin ekonomik dönüşüm açısından anlamak mümkün ama bugünün Türkiye’si açısından mazeret hükmünün bulunması 65. maddeyi makul bulmuyorum.

Kadir Has Üniversitesi

Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı

Yard. Doç. Dr. Olgun Akbulut,

Varsayılan bütün problemlerin çözümü Anayasa mıdır?

Teorik olarak sorunun cevabı hayır! Hukuku toplumsal yapı üretir. Türkiye’nin sorunlarına bakalım, güncel sorunlara bakalım, ifade özgürlüğü sorunu, ifade özgürlüğünün nedeni anayasa mı? Turgut Bey ifade özgürlüğü maddesiyle ilgili bir değişiklikten bahsetmedi. Çünkü sorunun kaynağı Anayasa değildir.

Özel yetkili mahkemeler? DGM’ler? Anayasada dayanağı yok kanunla kuruldu… Uzun tutukluluk süreleri, kaynağı Anayasa mı hayır? Yargı bağımsızlığı sorunu var. Yargı bağımsız mı? Bu sorunun cevabını size bırakıyorum. Ekonomik sıkıntılar var, kaynağı Anayasa mı?

Turgut Beyin adını koyduğu siyasal, sosyal sorunumuz var adıyla sanıyla Kürt sorunudur. Soruna hep ekonomik yaklaşıldı. İnsanlar işsiz doğuya yatırım yaparsak dil, kültür unuturlar dağa çıkmazlar denildi. Bu devlet politikası haline geldi. Kürt kişiye sorsanız ne der? Kültürel kimliğin tanınması ve anadilde eğitim. Federal yapı vs. sonradan gelir? Neden? Çünkü merkezi ulus-devlet yapısında kültür ve dili çözmeye alışmadığımız için! Yerel yönetimler bu nedenle vardır. Anayasal bir süreç yaşıyor muyuz bu açıdan? Hayır. Televizyon ekranında hala tartışılan 3 konu var. Değişmez maddeler, anayasayı kim yapar, askeri vesayet. Bu konulardan başka konu tartışılmıyor, muhtemelen içeriğe girersek daha çok bölünme olur diye yapılmıyor. Mayıs ayında yeni taslak da çıkacağına göre daha fazla beklememeliyiz. Hem TBMM hem komisyonda böyle bir hazırlık var mı? Araştırma merkezinin son yayını uluslararası dünya Anayasalarında dil meseleleri üzerine… Bu araştırma merkezinin görevi TBMM üyelerine yardımcı olmak için hukuk bilgisi sunmaktır. Demek ki meclisin böyle bir gündemi vardır ya da olacaktır. Uzlaşma komisyonu bu raporu yayınladı. Demek ki onların gündemine de bu gelmiştir ya da gelecektür. Sonra bu rapor kaldırıldı… Neden kaldırıldı?  Hafta sonu Eğitimsen toplantısındaydım Ankara’da orda sordum… Söylediler, söyledikleri doğruysa ¨ Meclis Başkanı raporda suç unsuru olabilecek görüş ve ifadeler var o nedenle kaldırıldı¨, demiş. Demek ki meclisin araştırma komisyonunun hazırladığı raporun Uzlaşma Komisyonunda yayınlanması ifade özgürlüğü problemi yaratıyor. Peki anadilde eğitim, dil, kültür  olsun ama nasıl? Osmanlı – Türk Anayasaları buna alışkın değil, karşılaştırmalı anayasa bilgisine ihtiyaç var tabi. Anayasaları hocalar mı yazacak? İktidar seviyorsa hocalar yazabilir. Müsiad yazdı, o dönemde kimse hocalar mı yazacak demedi fakat Tüsiad yazınca problem oldu…

Bizim anayasamızın 42. maddesi var. Bu okullarda Kürtçe seçimlik derse engel midir? Hayır, ama o halde Kürtçe’ye yabancı dil statüsü vermek zorundasınız. O zaman da iyilik mi kötülük mü olur bilemem. Bu hüküm kaldığı sürece zaten ayrı bir şey düzenlenemez. Peki madde kalksa bile çıkarılan bir kanunla düzenleme Anayasa Mahkemesine takılır kanaatindeyim. En azından Fransız Anayasasının  75/1 maddesindeki gibi bir hükmün varlığı gerekli, ¨bölgesel dinler ortak kültürel mirasın parçasıdır¨. Anayasamızda Türk milleti kavramı var hukuki terimdir, etnik köken değildir. Fakat Anayasanın diğer maddelerine siyasal mevzuatına baktığımızda oluşuma baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz. (Türkiye’de Türk dilinden veya kültüründen başka dil veya kültür yayılması kapatma nedenidir!)

Peki Türk milleti kavramı herkesi kavrıyorsa, İspanyol Anayasası’nın başlangıç metni, ¨İspanyolların ve İspanya Halklarının din dil geleneklerini korumak ve geliştirmek isteğiyle bu anayasası yapmıştır.¨ ifadesi yer almaktadır. O halde Türk Milletinden genel kapsam alıyorsak açalım maddeyi böyle bir hale getirelim.

Cemil Çiçek çıtayı fazla yüksek tutmayalım, ulaşamayabiliriz… Anadilin okullarda öğretilmesi meselesi. AKP yöneticilerinin söylemleri ve CHP’nin söylemleri anadilin seçimlik ders olarak öğretilmesi üzerine uzlaşma var. MHP ve BDP tamamen zıt kutuplar… İki uç neden uzlaşamasın, eğer uzlaşırlarsa nasıl düzenleriz konusunda Rusya Federasyonu’nun ¨tüm halklarının anadillerini koruma ve geliştirme haklarını güvence altına alır¨ düzenlemesi önerilebilir.

Anadilde eğitim, ilkokul eğitimine herkesin anadilde eğitimin yapılması ve 4-6 yıl sonunda resmi dilin öğrenilmesi ve mezun olanın 2 dil bilerek bitirmesi. Bu konuda uzlaşma sağlanır mı? Anadilde eğitimi net isteyen sadece BDP var, en son Arınç ¨öğretim tamam ama eğitime bakarız.¨ demişti…

Lozan konusuna değinildi ve düzenlemelerin Anayasa’ya aktarılması gerekir dendi. Türkiye Lozan’da gayrimüslim azınlıklara anadilde öğretim hakkı vermiştir. Ama tek gayrimüslimler mi var azınlık statüsünde? Lozan’da tanınan gruplardan başka aynı özelliklere sahip başka azınlıklar da var Türkiye’de, eğer tüm azınlıklara aynı hakları vermezseniz bu ayrımcılıktır. Örnek, Finlandiya’da resmi dil İsveççe – Fince’dir fakat Sami dilinde de eğitim hakkı vardır. Sami dili resmi dil değildir.

Azerbeycan Anayasası’nın 42. maddesi ¨Herkesin istediği dilde eğitim ve öğretim görme hakkı vardır. Kimse anadilini öğrenme hakkından alıkonamaz.¨ şeklinde düzenlenmiştir.

Türkiye’de sosyal ve siyasal sorun budur. Kimlik tanınması ve anadilde eğitim meselesinden bahsettim. Bir sorun var, o da şu, demek ki o soruya cevap verecek birileri çıkıp uzlaşma komisyonuna ulaşmamış… Süreç nasıl gider bilemiyorum, fakat dünya ülkelerine baktığımızda anadilde eğitimle ilgili olarak toplumsal gerçekliklerle bütünleşen hukuk sistemi var ise o halde ülkede barış vardır. Aksi çatışma olduğunu gösterir…

MNomer

Letonya’da İkinci Resmi Dil için Referandum

Letonya’da geçtiğimiz Pazartesi günü, Seçim Komisyonu kendisine ulaşan referandum önerisini değerlendirdi. Öneri Letonya’nın resmi dili olan Letonca’nın yanında halkın büyük kesiminin de anadili olan Rusça’nın ikinci resmi dil olarak düzenlenmesini içeriyor. ¨Rusya’nın Sesi¨ isimli gazete toplanan imza sayısının 187.378 olduğunu duyurdu. Bu sayı Letonya’da seçim yeterliliğine sahip olanların %12′si civarında  ve Letonya Anayasası’nın 14. maddesine göre halkın referandum talebinde bulunması için yeterli bir oran.

Letonya Anayasası’nın 14. maddesi seçim yeterliliğine sahip olanların %10′undan az olmamak kaydıyla halkın Saeima’yı(100 temsilciden oluşan ve nisbi çoğunluk sistemine göre seçilen yasama organının adı) referandum yapmaya davet hakkını düzenlemektedir. Ayrıca aynı madde Letonya halkına, seçim yeterliliğine sahip olanların çoğunluğu olmak kaydıyla referanduma katılanların ücte ikisine Saeima’yı düşürme hakkı tanıyor.

İkinci resmi dil için referandum 18 Şubatta yani yarın yapılacak… Sonuçları buradan takip edebilirsiniz…

 

18.02.2012 Referandum sonuçları

Kullanılan oy 1.098.593, katılım %71

Evet: %25, Hayır: %75 Bu sonuçlarla, Rusça’nın ikinci resmi dil olması halkın büyük çoğunluğu tarafından reddedilmiş oldu…

 

MNomer

Kaynak:

http://www.delfi.lv/

http://www.russkiymir.ru/russkiymir/en/news/common/news5254.html

http://www.saeima.lv/en/legislation/constitution

ABD Anayasası Popüleritesini Kaybediyor!

Özellikle Anayasamızın yeniden yazıldığı bu dönemde siyasilerin ağzından sürekli olarak ABD Anayasasını ya da başkanlık sistemini duyuyoruz. Kimileri ¨Ne gerek var uzun uzun yazmaya, 10 bilemedim 15 maddelik anayasa yeter bize. Bakın ABD’ye kısacık!¨ diyor, kimileri, Türkiye’de demokratik ve istikrarlı bir siyasi düzenin kurulabilmesi için başkanlık sistemini şart görüyor. Peki ya ABD’li  anayasa hukukçuları kendi anayasaları ile ilgili olarak neler söylüyor, bilimsel gerçekler neyi yansıtıyor?

New York Times’ın haberine göre, artık ABD Anayasası popüleritesini kaybetmektedir.

ABD Anayasası yürürlüğünü sürdüren bilinen en eski anayasa olmasına karşın artık popüleritesini kaybetmeye başlamıştır. Washington Üniversitesi siyaset bilimi profesörü David Stephen Law ve Virginia Üniversitesi’nden Doç. Mila Versteeg’in üzerinde çalıştığı yeni araştırmasının sonuçlarına göre anayasalarını yeniden yazan ülkeler artık ABD Anayasasını örnek almıyorlar.

Detaylı sonuçlarının, New York Law Journal’da haziran ayında yayınlanması beklenen araştırma için 1946 – 2006 yılları arasında 188 ülkede hazırlanan 729 farklı anayasa incelenmiş.

Prof. Law ve Versteeg, dünya demokrasileri incelendiği zaman 1960 – 70 yılları arasında demokratik anayasaların ABD Anayasasıyla büyük oranda benzerlik gösterdiği fakat bu oranın 1980 – 90 yılları arasında çok düştüğünü saptamasında bulunmuşlardır.

¨21. yüzyılda anayasalar II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki anayasalara oranla ABD Anayasasına daha az benzemektedir ve bu az olan  benzerlikler de son dönemde giderek kaybolmaktadır. Bunun nedeni ABD Anayasasının kısalığı ve nispeten az sayıda hakkı koruma altına almasın olabilir. Bazı kararlarında Federal Yüksek Mahkeme yargıçlarının olayları halen Anayasanın 18. yüzyıldaki anlamı göz önünde bulundurarak yorumladığı görülmektedir.¨ Prof Law kendisiyle yapılan röportajda konuya ¨Daha yeni, daha seksi, daha güçlü anayasal işletim sistemleri varken kimse Windows 3.1 kullanmak istemez.¨ diyerek açıklık getirmiştir.

Mısır gezisi esnasında Federal Yüksek Mahkeme yargıcı Ruth Bader Ginsburg ¨Eğer yeni bir anayasa hazırlıyor olsaydım ABD Anayasasına bakmazdım onun yerine Güney Afrika Anayasası, Kanada Anayasası veya İnsan hakları Sözleşmesine bakardım¨ demiştir.

Prof. Sanford Levinson ¨Our Undemocratic Constitution¨ (Antidemokratik Anayasamız) adlı eserinde  (2006), ABD Anayasasında korunan hakların uluslararası standartların çok altında olduğu ve Anayasanın değiştirilmesi en zor Anayasalardan biri olduğundan bahsetmiştir. (Yugoslavya, bu ünvanı elinde tutmaktaydı fakat o da uzun dayanamadı)

Kuruculardan Thomas Jefferson da James Madison’a yazdığı mektuplarda ¨Her Anayasa 19 yıllık bir süreç sonunda ömrünü doldurur¨ saptamasında bulunmuştur.

Kanada Yüksek Mahkemesi’nin hakimi Michael Kirby;  Bence Amerika, hukukun etkisiz kaldığı bir yer olma tehlikesi altında, bu nedenle ben Hindistan, Güney Afrika veya Yeni Zelanda anayasalarına bakmayı tercih ederdim¨ demiştir.

Yargıç Antonin Scalia ise ¨Her muz cumhuriyetinin haklar beyannamesi vardır.¨ diyerek ABD Anayasası’nın haklar anlamında kısırlığını eleştirmiş ve ¨şeytani imparatorluk olduğu söyledenen SSCB’nin insan hakları düzenlemesi bizimkinden çok daha kapsayıcıdır. Biz basın özgürlüğünü güvence altına alıyoruz. Büyük olay! Onlar ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, toplantı ve gösteri yürüyüşlerini güvence altına alıyorlar ve hükümeti eleştirenleri baskı altına almaya çalışacakların hesap verme yükümlülüğünü düzenliyorlar. Bu mükemmel bir düzenleme. Tabii ki bu düzenleme, kuruculara sorulsaydı, bunlar kağıtlar üzerine yazılmış parşömen haklardır, diyeceklerdi¨

MNomer

Kaynaklar:

http://www.constitutionmaking.org

http://www.comparativeconstitutions.org/2012/02/new-york-times-we-people-loses-appeal.html

http://www.nytimes.com/2012/02/07/us/we-the-people-loses-appeal-with-people-around-the-world.html?_r=1

Sitelerinden derlenmiştir…

 

İdam Cezası Üzerine Söylenebilecekler…

Son dönemde gerek kişisel merak, gerek girdiğim bir kaç tartışma sonucu böyle bir çalışma hazırlamaya karar verdim. Cevap aradığım bazı sorular şunlar olacak:

1- İdam cezası, terörü ve terörist eylemleri durdurmada etkin bir rol oynamaz mı?

2- İdam cezası uygulaması ile suç oranı düşürülemez mi?

3- Ütopik ve ideal hukuk düzeninde “idam cezası” yer almalı mı?

İdam cezası devletler tarafından uygulanan en sert cezadır. İdam cezasının infazı, idamına hükmolunan kişinin yaşamının ülke kanunlarında düzenlediği usulle son verilmesi şeklinde uygulanır. İdam cezası çoğunlukla bizim ülkemizde kişinin “asılması” olarak düşünülse de aslında “aç bırakma, kurşuna dizme, çarmıha germe, giyotin, ezerek infaz(Asya ülkelerinde çoğunlukla filler vasıtasıyla), gaz odası, zehirli iğne, recm, boğazlayarak infaz, elektrikli sandalye, kılıçla infaz(Suudi Arabistan’da halen)” gibi yöntemleri vardır.

İdam cezasına ülkeden ülkeye değişmekle beraber genelde casusluk, vatana ihanet, asilik, ayaklanma, kasten adam öldürme gibi suçlar neticesinde hükmolunur.

Öncelikle yapılması gereken saptama  Ceza Hukuku sisteminin temel amacının niteliğidir. Konuyla ilgili olarak özellikle 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 3. maddesine bakacak olursak: “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenilen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.

Kanunun bu maddesi bile tek başına hukuk sistemimize “idam cezası”nın neden dahil edilmemesi gerektiğini açıklayıcı niteliktedir. Cezalandırmak bir amaç değil ancak ıslah için araç niteliğinde olmalıdır. Kişinin o veya bu sebepten dolayı yaşam hakkını elinden almak ceza ve infaz hukukunun genel gayesine uymamaktadır.

İdam cezasının hukuk sistemimize yerleştirilmesi yönündeki görüşü savunanların temel argümanlarından biri de Terörü ve terörist eylemleri engellemek için idam cezasının gerektiğidir. Buna karşın savunulması kuvvetle makul olan görüş terörist eylemlere katılanların ve terör örgütü mensuplarının zaten terör örgütü ideolojileri doğrultusunda ölmeyi göze almalarıdır. Nitekim kitlesel felaketle sonuçlanan eylemlerin pek çoğunda eylemciler ya vurularak ya da canlı bomba olarak ölmektedirler. Ülkemizde etnik kökenle ilişkili bir terör örgütü varken “idam cezası” nın gündeme gelmesi de terör örgütünün eline adeta eylemlerini meşrulaştıracak 

Hemen burada belirtilmesi gereken diğer bir husus ise “idam cezasının” değil terör örgütlerinin faaliyetlerini frenlemesi suçluluk oranlarında  herhangi bir gerileme dahi yaratmamasıdır. ABD’nin 2010 yılları arasında eyaletlerinin suç oranına bakacak olursak, suç işleme oranı en yüksek olan ilk 10 eyalet şu şekildedir:iddialar sunma fırsatı verecektir. İdealleri doğrultusunda ölümü göze alan kişileri korkutma ya da caydırma amaçlı olarak “idam cezası”nın getirilmesi hayatın olağan akışı göz önüne alındığında yersiz bir hamle – çaba olacaktır.

 

1- Louisiana

2- Maryland

3- Missouri

4- Mississippi

5- New Mexico

6- Arizona

7- South Caarolina

8- Nevada

9- Georgia

10- Alabama

Bu eyaletlerin hepsinde idam cezası uygulanmaktadır. İdam cezası olmayan en yüksek suç oranına sahip eyalet Michigan eyaleti olup sıralamada 11. sıradadır. Suçluluk oranlarına göre sıralamaya devam edelim:

12- Tennessee

13- İllinois

14- Delaware

15- Florida

16- Oklahoma

17- Pennsylvania

18- Texas

19- North Carolina

20- California

21- Arkansas

22- Virginia

23- Indiana

Yukarıda listede yazılı olan tüm eyaletlerde idam cezası uygulanmaktadır. Görüldüğü gibi idam cezasının suçluluk oranını düşürdüğü yönündeki düşünce kesin olarak  ispatlanabilmiş değildir ya da aksi yukarı da olduğu savunulabilir. (ABD’de 16 eyalette ve Columbia’da idam cezası uygulaması yoktur.)

Peki mükemmel, ideal ve olması gereken hukuk sisteminde “idam cezası”na ihtiyaç duyulur mu? Olması gereken hukuk sistemi açısından düşündüğümüzde, şüpheden sanık yararlanır ilkesine, hapis cezalarının sürelerine riayet edildiği; cezaların gerçekten rehabilite ve ıslah edici şekilde uygulanarak infaz kurumlarının bu doğrultuda donatılıp işletildiği takdirde “idam cezası”na hiç bir devletin ihtiyaç duyacağını düşünmüyorum.

Adalet ve hukuk sistemi insan iradesine bağlı olarak işletilmektedir. İnsan ise hata yapabilen bir varlıktır. Bu doğrultuda baktığımız zaman en ufak bir hata payı dahi “geri dönülemez sonuç olan ölüm”e masum bir kişiyi dahi götürebilmektedir. Her ne kadar karşı görüş “hapis cezası”nın da geri dönüşünün olmayacağını; insan ömründen geçen senelerin asla geri verilemeyeceğini öne sürse de “yaşama hakkı” tüm hakların üstündedir.


Tartışmalar aslında güçlünün güçsüzü ezdiği ve devletin olmadığı adeta Hobbes’un ve Locke’un bahsettiği doğal hukuk dönemine götürür bizi. Hobbes devletin cezalandırma dahil tüm yetkileri kendinde tuttuğunu ve devletlerin dahi zaman zaman hukuksuzluk yaparak düzeni koruyabileceklerini savunurken, Locke devletlerin yalnızca temel hak ve özgürlükleri koruması gerektiğini söylemektedir. Hobbes’un görüşü devletin zaman içinde sürekli olarak güçlenerek Leviathan’a dönüşeceğidir. Bizler ise temel hak ve özgürlüklere, insan haklarına inandığımız ölçüde Hobbes’un Leviathan’ından kaçmalı ve Locke’a daha yakın olmalıyız…

Devletin ortaya çıkış nedeni olan hak ve özgürlüklerin korunması ise “idam cezası”nın devlet eliyle uygulanmasıyla kişinin temel hak ve özgürlüklerini korumayı bırakın insanın en büyük hakkı olan yaşama hakkının devlet eliyle alınmasına yol açacaktır.

MNomer

 

Yararlanılan kaynaklar:

http://www.deathpenaltyinfo.org

http://www.amnesty.org

http://www.ihd.org.tr

Afrika ve Eşcinsel Hakları

Afrika ülkelerinin eşcinsel haklarına yönelik olarak çok da özgürlükçü bir tarihi bulunmuyor. İstisnai bir örnek vermek gerekirse Uganda Parlamentosu’nda eşcinsel haklarına karşı çıkarılması söz konusu olan yasa tasarısının tartışıldığı dönemde, ülke çapında yayın yapan bir gazetenin haberinde ülkede saptanabilen bütün eşcinsellerin isimleri ve adresleri yayınlanmış ve ¨Asın bunları! Bunlar çocuklarımızın peşindeler.¨ başlığı atılmıştır. Bu haber Uganda Yüksek Mahkemesi tarafından anayasal hakların ihlali olarak değerlendirilmiş ve gazete aleyhinde yaptırıma karar verilmiştir.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Bölgesel Afrika Örgütü Birliği için yaptığı konuşmada Afrika Liderlerini eşcinsellere yönelik yapılan ayrımcılık vakaları ile ilgili olarak uyardı ve eşcinsel haklarına saygı gösterilmesini ısrarla tavsiye etti.

http://www.comparativeconstitutions.org ‘dan derlenerek hazırlanmıştır.

MNomer

Hukuki bir kavram olan Dogmatik Osmanlı Kültür Kökeni!

Doğan Yayın grubu başta olmak üzere, çeşitli gazetelerin bugünkü haberine göre; Almanya’nın Oldburg kasabasında yaşayan İhsan Öner isimli Türk-Alman vatandaşı ile ilgili olarak Ceza Mahkemesi çok tuhaf bir karara imza atmış.

2005 yılında kendisine borcu olan sabıkalı bir Alman’ı silahla tehdit eden Öner, pişmanlık duyarak polise teslim olmuş ve ” adam kaçırma ve rehin alma” suçundan 7 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Öner, Cezasının 2/3′ünü Lingen Cezaevinde çektikten sonra mahkumlara tanınan tecil hakkından faydalanmak isteğiyle mahkemeye başvurmuş, Mahkeme  bu istek doğrultusunda bilirkişi görevlendirerek, şahsın gelecek için tehlike teşkil edip etmediğinin değerlendirilmesini istemiş.” Bilirkişi raporunda “bağlı olduğu dogmatik Osmanlı kültür kökeninden kaynaklanan tehlikeli kişilik yapısı”na değinerek Öner için olumsuz rapor vermiş.

Haberi -miş – muş’lu fiillerle yazmamım nedeni, böyle bir kararın varlığına inanmak istemeyişimdir. Bilgileri internette arattım fakat herhangi bir Alman veya yabancı kaynağa rastlamadım. Kararla ilgili olarak daha önce Bahçeşehir Üniversitesi’nde de “Aile içi Şiddet” konulu dersler veren Alman Başsavcıya mail attım. Detayları paylaşmaya devam edeceğim.

MNomer

Yeni Anayasa için Somut Önerilerim

Her ne kadar  ¨Anayasa Uzlaşma Komisyonu¨’nun yasal dayanağının olmadığını düşünsem de, yeni bir anayasa yapmak ile hiç bir problemin çözülmeyeceğini, önemli olanın hali hazırdaki 82 Anayasası’na aykırı kanunların ayıklanması (mutfak temizliği), Anayasa’ya aykırı uygulamaların önüne geçilmesi olduğunu düşünsem de… (Bu konularla ilgili düşüncelerimi yine bu blogdan yayınlayacağım.)

Yine de söz konusu yeni Anayasa için bir kaç somut öneride bulunmak isterim.(Kale alınma ihtimalinin çok düşün olduğunu bilsem de…)

Kazuistik – Çerçeve Anayasa Tartışmaları

 Uzunca zamandır tartışmalara konu olan kazuistik (detaylı) ya da çerçeve (kısa) anayasa modellerinden hangisinin benimsenmesi gerektiği hususunda sürekli olarak örnek verilen ABD sistemini inceleyecek olursak: İlk yazılı anayasa olarak 1787 yılında ortaya çıkan ABD Anayasası ile kurulan sistemin federal devlet yapısı olduğu ve 50 Federe Yönetimin de kendi Anayasası olduğu yani toplamda 51 tane Anayasa’nın oluşturduğu bir Anayasal mevzuattan bahsedilmesi gereği göz ardı edilmektedir. Ayrıca son çeyrek yüzyılda anayasalarını yeniden yazan bütün devletlerin kazuistik anayasalara yöneldiği gözükmektedir.

Çerçeve anayasalar, detaylı olmamaları ve çoğu zaman genel sisteme ve halkın çoğunluğunun hem fikir olacağı konulara değinmesi nedeniyle yazılması ve hazırlanması kazuistik anayasalara göre daha hızlı olmaktadır, fakat unutulmaması gereken düzenlenmesi gereken diğer çatışmalı olabilecek hususların kanunlara bırakılmasıdır. Bu da iktidarın değişimiyle beraber sisteminde kanunlarla hızlıca değişebilmesi anlamına gelmektedir.

Çerçeve anayasalar genellikle muğlak ifadeler barındırdıkları için ikincil işlemlerin anayasaya uygunluk denetimi de bir hayli önem kazanmakta bir o kadar da Anayasa Mahkemesinin yorum gücünü ve yetkisini artırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri anayasal sistemi incelenecek olursa Federal Yüksek Mahkeme’nin ABD’nin çerçeve anayasasının yorumlanmasındaki büyük önemi gözükecektir.

Türkiye’de yerleşmemiş olan demokratik geleneklerin tam olarak yerleşmemiş ve içselleşmemiş olduğu göz önüne alınırsa anayasal konların ayrıntılı bir şekilde düzenlenmesi gereği anlaşılacaktır.

 

Anayasanın Değiştirilmesi ve Korunması Hususu

Anayasa maddelerinin değiştirilmesi hususunda, yaşanan önceki olumsuzluklar dikkate alınarak, değişiklik usulü ve Anayasa değişikliklerinin denetimi dikkatle düzenlenmeli, karmaşık usul ve karmaşık ifadelerden kaçınılmalıdır. Halka da bu konuda girişim hakkı tanınmalıdır.

Anayasa’nın özünün korunmasına yönelik değişmezlik hususu, Cumhuriyet ve onun temel nitelikleriyle sınırlı olarak tasarlanmalı; tartışmalara konu olan diğer bir düzenleme olan değişmezlik öngören hükmün de değiştirilme yolu açıkça kapatılmalıdır.

 

1982 Anayasası Temel Hak ve Özgürlükler Rejimi

1982 Anayasasının temel hak ve özgürlüklerle ilgili olan maddeleri kabul edildiği dönemden bu yana pek çok kez değiştirilmişlerdir. Özellikle 1995, 2001 ve 2004 yıllarında yapılan değişiklikler ¨temel hak ve özgürlüklerin¨ korunması ve genişletilmesi açısından çok olumlu olmuş 1982 Anayasası’nın otoriter yapısının çehresini tamamen değiştirmiştir.

1982 Anayasası’nın 13. maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklik ile, ¨genel sınırlandırma¨ maddesi niteliğindeki 13. madde yeni düzeleme ile ¨Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz¨ halini almış ve ¨genel koruyucu¨ madde niteliği kazanmıştır.

2004 yılında Anayasanın 90. maddenin 5. fıkrasına eklenen ¨Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabileck uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır¨ cümlesi ile usulüne göre yürürlüğe giren temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmaların kanunlarla çelişmesi halinde, milletlerarası andlaşmaların uygulanması ¨anayasa kuralı¨ halini almış fakat bu usul bugüne kadar ne yasalara yansıtılmış ne de yargı makamları tarafından yeterince uygulanmıştır. Dolayısıyla sorun 1982 Anayasası’nın temel hak ve özgürlükler alanında yetersizliğinden çok ¨anayasa kuralının¨ uygulanmamasıdır.

1982 Anayasası’nın 10. Maddesi

Anayasa’nın 10. maddesinin 3. fıkrası ile engellilere yönelik getirilen pozitif ayrımcılığın yine aynı maddenin 2. fıkrasında kadınlara yönelik getirilen pozitif ayrımcılık gibi devlete görev yükleyen şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Var olan düzenlemede kadınlara yönelik olarak getirilen ¨tedbir alma yükümlülüğü¨ benzeri bir yükümlülük 3. fıkrada yer almamaktadır. Bunun sonucu ¨şayet yapılırsa¨ alınan tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olmayacağıdır. Oysa devlete eşitlik konusudna, tedbir alma, koruma ve yerine getirme görevleri yüklenmelidir.

1982 Anayasası’nın 49. Maddesi

Anayasa’nın 49. maddesi ¨çalışma hakkını¨ düzenlemektedir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin getirdiği makul uyumlulaştırma kavramı doğrultusunda maddeye ek fıkra önerimiz:

¨Devlet herkesin çalışma yaşamına eşit katılabilmesi için uygun şartlarn sağlanması yönünde tedbirler alır¨

 Anayasaya Aykırı Olan Bazı Kanunlarda Değişiklik Önerileri

TCK md. 125

Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ¨ şerefe karşı suçlar¨ başlığı altında ¨hakaret¨ suçunu düzenlemektedir. Maddenin üçüncu fıkrası hakaret suçunun nitelikli hallerini sıralamıştır: ¨a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirilmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, işlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.¨

3. fıkranın b ve c  bentlerinin bir dine inanma – inanmama açısından Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine ve 24. maddesinde korunan din ve vicdan hürriyetine aykırılık teşkil etmektedir. Nitelikli halleri düzenleyen bentler bu şekliyle yorumlandığı zaman inançsız olduğu için inançsızlığından dolayı hakarete uğrayan kişiye hakaret edeni, hakaret suçunun nitelikli halinden cezalandırmak söz konusu olamayacaktır. Ayrıca c bendinde kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değer…  ifadesi muğlak ve gayrihukuki bir ifadedir. Ayrıca …dine göre kutsal sayılan değeri  laik devlet düzeninde savcıların veya hakimlerin tespit etmesi de söz konusu olamaz. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’de verdiği kararda 125. maddenin 3. fıkrasının c bendinin değiştirilmesini tavsiye etmiştir[1].

Önerimizde Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinin 3. fıkrasının b ve c bentleri aşağıdaki şekilde birleştirilmiş ve tek bent halini almıştır.

b) ¨Etnik kökeninden, cinsiyet tercihinden, dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlarini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından veya davranmamasından, dinlere inanmamayı tercih etmesinden dolayı işlenmesi halinde, cezanın al sınırı bir yıldan az olamaz

 

 2839 Sayılı Milletvekili Seçim Kanunu’nun 35. Maddesi

Milletvekili Seçim Kanunu’nun 35. maddesi %10’luk baraj sistemini düzenlemektedir. Yönetimde istikrar ve temsilde adalet ters orantısında %10’luk baraj sistemi yönetimde istikrarı pekiştirmede rol oynarken, temsilde adalet mefhumunu ortadan kaldırmaktadır. Her ne kadar baraj sistemimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ihlal niteliğinde değerlendirilmemiş olsa da Avrupa Konsey’i üyeleri arasında en yüksek baraj olma özelliğindedir[2]. Barajın bu denli yüksek olmasının yarattığı olumsuzluk gerek Avrupa Birliği İlerleme Raporlarında gerek Venedik Komisyonu raporlarında yer bulmuştur. Temsilde adaletin sağlanabilmesi amacıyla seçim barajının %5 civarına düşürülmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

 

1982 Anayasa’nın 68. Maddesi 

1982 Anayasa’sının 68. maddesi siyasi partileri düzenlemektedir. 68. maddenin 3. fıkrası Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler şeklindedir, bu fıkra varken, 4. fıkrada Anayasanın 2., 3., 10. maddelerinin korunmasına yönelik faaliyet yasaklarının bulunması gereksizdir.

1982 Anayasası’nın 3. Maddesi

1982 Anayasası’nın 3. maddesinin başlığında ¨resmi dil¨ kavramı varken madde içerisinde ¨dili Türkçedir¨ ifadesi yer almaktadır. 1982 Anayasası’nda madde başlıkları madde metnine dahil olmadıkları halde, madde içindeki sıralama ve bağlantıları saptamaktadırlar. Bu nedenle 3. maddenin içindeki ¨dili Türkçedir¨ ifadesinden anlaşılması gereken resmi dili Türkçedir olacaktır, zaten Danışma Meclisi’nin gerekçesinde de ¨resmi dil¨ ifadesi yer almaktadır.

 

1982 Anayasası’nın 6. Maddesi

1982 Anayasası’nın 6. maddesi egemenliğin aidiyeti ve kullanımına ilişkin düzenlemedir. ¨Halkın kanun teklifi¨, ¨referandum¨, ¨halkın vetosu¨ gibi yarı doğrudan demokrasi araçları madde kapsamına eklenmelidir.

 

 1982 Anayasası’nın 42. Maddesinin

1982 Anayasası’nın 42. maddesi eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi madde başlığı altındadır. 42. maddenin son fıkrası ¨Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.¨  şeklindedir.

Maddenin içindeki ¨Türk vatandaşları¨ yanlış bir ifadedir. Vatandaşlık bağı ancak bir devlet ile kurulabilir ve tabi olunan devletin adı ¨Türkiye Cumhuriyeti¨dir. Fıkradaki diğer bir çelişkili ifade ise ¨ana dilleri¨ kavramıdır. Burada kastedilen ¨resmi dil¨ olmalıdır. Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsinin ana dillerinin Türkçe olduğu anlaşılır ki bu farklı etnik kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için söylenemez. Söz konusu fıkra şu şekilde değiştirilmelidir:

 ¨Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarına, resmi dil olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Miletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır

Anayasamızın 42. maddesinin 5. fıkrası ¨İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır¨ şeklinde düzenlenmiştir. Engelli vatandaşların ve kırsal alanlarda yaşayan vatandaşların parasız eğitim yapan devlet okullarına ulaşımının ve erişiminin sağlanabilmesi bir zorunluluktur. Bu mimari ve fiziksel şartların sağlanmasında Devletimize önemli bir iş düşmektedir. Ayrıca 42. maddenin 5. fıkrasında ¨bütün vatandaşlar¨ gibi çok daha kapsamlı bir ifade yazılmışken ¨kız ve erkek¨ ifadesine, gerek olmadığı düşüncesindeyiz.  Fıkra için önerimiz şu şekildedir.

Ulaşılabilir ilköğretim eğitimi hiçbir ayrım gözetmeden tüm vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

 

1982 Anayasası’nın 66. Maddesi

1982 Anayasası’nın 66. maddesinin başlığı ¨Türk vatandaşlığı¨, maddenin birinci fıkrası ¨Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.¨ şeklindedir. Bazı kesimler maddenin ¨etnik referans¨ yaptığını öne sürerek değiştirilmesi gereğini dile getirmektedirler. 1982 Anayasası’nın 42. maddesiyle ilgili bölümde de ifade ettiğimiz gibi ¨Türk vatandaşlığı¨ yanlış bir kavramdır. Madde için önerimize gelmeden önce karşılaştırmalı anayasa hukuku açısından inceleme yapmak yerinde olacaktır.

İspanyol Anayasasının başlangıç bölümü:

¨Adalet, özgürlük ve güvenliği tesis etmek, onu oluşturanların tamamının ortak iyiliğini gerçekleştirmek azmiyle, İspanyol Ulusu; Anayasa ve kanunlar dairesinde, ekonomik ve sosyal bakımdan adil bir düzen içinde, demokratikçe bir arada yaşamayı teminat altına almak; Ulusal iradenin tezahürü olarak kanun egemenliğini teminat altına alan bir hukuk devleti tesis etmek; İnsan haklarından yararlanmaları, kültürleri, gelenekleri, dilleri ve kurumlarıyla yaşamaları bakımından tüm İspanyollar ve İspanya’nın bütün halklarını himaye etmek; Herkesin onurlu bir yaşam sürmesini teminat altına almak amacıyla kültür ve ekonominin gelişmesini sağlamak; İleri bir demokratik toplum oluşturmak; Ve tüm dünya halkları arasında, barışçı ilişkiler ile etkin bir işbirliğinin güçlendirilmesine katkıda bulunmak iradesini egemen olarak ilan eder. Bundan hareketle, (Meclisler) ve İspanyol halkı aşağıdaki Anayasa (metnini) kabul eder ve onaylar: ¨

İspanyon Anayasası’nın 11. maddesi ¨İspanyol Milleti¨ başlıklıdır, 56. maddede ise ¨İspanyol Devleti¨ kavramına yer verilmiştir. Bunun gibi İspanyol Anayasası’nın 11., 16., 42., 56., 59., 66., 138., 139., 158., 161. maddelerinde olmak üzere tam 20 kez İspanyol ifadesi kullanılmıştır.

Alman Anayasası’nın 116. maddesi ¨Aksi kanunla belirlenmediği sürece, Esas Kanun’da (anayasa) Alman, Alman vatandaşlığına sahip olan veya Alman etnik kökeninden olup veya Alman etnik kökeninden birinin eşi veya soyundan olup 31 Aralık 1937 sınırları içerisinde ülkeye mülteci olarak kabul edilen veya ülkeden sınır dışı edilenler anlamına gelir. ¨ şeklinde düzenlenmiştir. Bu örnekler doğrultusunda 66. maddenin 1. fıkrası için önerimiz şu şekildedir:

¨Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.¨

 

1982 Anayasasının 148. Maddesinin 3. Fıkrası

1982 Anayasasının 148. maddesinin 3. fıkrası ¨Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır¨ şeklinde düzenlenmiştir.

Bireysel başvuru gibi hak ve özgürlüklerin korunması yolunda önemli bir düzenlemenin Anayasamıze getirilirken bu korumanın yalnızca Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındakilerin ihlali durumunda söz konusu olması, bireysel başvuru uygulamasının ruhuna aykırıdır. Söz konusu fıkrada adeta ikili bir eleme sistemi söz konusudur. İhlali söz konusu temel hak ve özgürlüğün hem Anayasaca hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunmuş olması aranmaktadır, yalnızca 1982 Anayasamızca korunan ya da yalnızca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan hakların ihlali durumunda bireysel başvuru uygulamasına gitmek söz konusu olmayacaktır. Ayrıca İHAS ek protokollerin koruma dahilinde olup olmadığı açık değildir.

148. maddenin 3. fıkrası için önerimiz:

¨Herkes Anayasada veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokeller kapsamında güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır

 

MNomer


[1] Bkz. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Kararı, Towards decriminalisation of defamation, 1577 http://assembly.coe.int/main.asp?Link=/documents/adoptedtext/ta07/eres1577.htm, 15.11.2011

[2] Yumak ve Sadak, Türkiye’ye karşı, 8 Temmuz 2008, No: 10226/03

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.530 takipçiye katılın